ÇOCUK HAKLARI

İnsani Krizlerde Çocuk Hakları: Uluslararası Protokoller ve Türkiye

1. GİRİŞ

     İnsani krizler çocuklar açısından aşırı kırılganlıklar doğurur ve devletlere hem ihlale yol açmama gibi negatif yükümlülükler; hem de pozitif yükümlülükler yükler. Bu bağlamda; çocuğun üstün yararı, ayrımcılık yasağı, yaşama ve gelişme hakkı, etkili başvuru hakkı gibi temel ilkeler kritik önem arz eder. Kriz ve çatışma hâllerinde özel hüküm genel hükmü ilga eder (lex specialis derogat legi generali) ilkesi uyarınca uluslararası insancıl hukuk özel hükümler getirse de, uluslararası insan hakları hukuku ve mülteci hukuku eşzamanlı biçimde uygulanır; özellikle geri göndermeme (non-refoulement), orantılılık ve ayrım gözetmeme ilkeleri çocuklar bakımından yükseltilmiş bir koruma eşiği sağlar. Bu çerçevede, Gazze’de çocukların sistematik biçimde sivil hedeflerle birlikte zarar görmesi, Lübnan iç savaşında çocukların çatışmaya zorla katılması ve Suriye iç savaşında milyonlarca çocuğun zorunlu göçe maruz kalması; ilkelerin sahada ne ölçüde hayati olduğunu göstermektedir.

     Yazımızda çocuk hakları hakkında uluslararası protokol ve saha örnekleri ile Türkiye’ye yansımasının ortaya konulması hedeflenmiştir. 1924 Cenevre Çocuk Hakları Bildirgesi ile hayırseverlikten “hak merkezli” yaklaşıma geçiş; 1993 Viyana Bildirgesi ve Eylem Programı ile ana akımlaştırma ve devletin aktif yükümlülükleri; 2000 tarihli bağlayıcı nitelikteki iki “hard law” enstrümanı olan Çocukları Silahlı Çatışmalara Dahil Olmaları Konusundaki İhtiyari Protokol (OPAC) ve Palermo Protokolü ile önleme-koruma-kovuşturma ekseninde somut yükümlülüklerin tahkim edilmesi ve nihayet 2012 CPMS (İnsani Eylemde Çocuk Koruma Asgari Standartları) ile operasyonel standartların sahaya tercümesi incelenecektir. Ayrıca çocuk hakları kapsamında dünyada normatif çerçeveyi şekillendiren uluslararası anlaşma ve protokolleri; kapsam, sahada uygulaması, getirdiği normatif yenilikler ve hukuki değerlendirmeler başlıklarıyla çözümleyeceğiz. Bu çözümleme, Türkiye’de çocuk hakları hususundaki normatif düzenleme açığını görünür kılarak; bu açığın etkili giderimi önerileriyle tamamlanacaktır.

2. ULUSLARARASI PROTOKOLLER VE STANDARTLAR

     Çocuk hakları hususunda düzenlenen ve bu konuda ilkeleri ortaya koyan uluslararası protokoller aşağıda verilmiştir.

1924 Cenevre Çocuk Hakları Bildirgesi
1993 Viyana Bildirgesi ve Eylem Programı 2000 OPAC: ÇHS’ye Ek: Çocukların Silahlı Çatışmalara Katılımına İlişkin İhtiyari Protokol
2000 Palermo Protocol İnsan Ticareti, Özellikle Kadın ve Çocuk Ticaretinin Önlenmesine, Durdurulmasına ve Cezalandırılmasına İlişkin Protokol
2012 CPMS: İnsani Yardım Faaliyetlerinde Çocuk Koruma için Asgari Standartlar


Çocuk hakları kapsamında bu protokoller sırayla: normatif çerçeve ve getirdiği yenilikler, ilkeler, kavramlar, devletlere yüklediği yükümlülükler; protokol hakkında hukuki değerlendirmemiz ve saha örneklerini içerek şekilde incelenecektir.

I. Cenevre Çocuk Hakları Beyannamesi (1924)

     Cenevre Çocuk Hakları Beyannamesi diğer adıyla Çocuk Hakları Bildirgesi çocuk hakları alanında kabul edilmiş ilk uluslararası yasal belgedir. Birinci Dünya Savaşı’nın yıkımı sonrasında kabul edilen Cenevre Çocuk Hakları Beyannamesi, çocuklara özgü hakların varlığını bir hükümetler arası metin ile ilk kez açık biçimde teyit ederek, hayırseverlik eksenli “koruma” anlayışını normatif bir “haklar ve yükümlülükler” zeminine taşıdı. Beş temel ilke; çocuğun maddi–manevi gelişimi için gerekli imkânların sağlanması, muhtaç çocuğun öncelikle desteklenmesi, felaket anlarında yardımı ilk alanlar arasında çocuğun yer alması, geçimini sağlayabilecek bir konuma getirilmesi ve her türlü sömürüye karşı korunması ile toplumsal sorumluluk bilincinin verilmesi şeklinde sıralanır. Bu ilkeler, çocuk yararı ve önceliği kavramını uluslararası alanda görünür kılarak sonraki yasal mimarinin temelini attı.

     Bildirge, Eglantyne Jebb’in (Save the Children kurucusu) savaşın ardından Avrupa’da yaygın açlık ve yoksulluğa maruz kalan çocuklar için yürüttüğü kampanyaların doğrudan ürünüdür; Jebb’in hazırladığı taslak metin, 1924’te Milletler Cemiyeti Genel Kurulu tarafından kabul edilmiştir. Böylece devletlerin ve yetişkinlerin çocuklara karşı özel yükümlülükleri olduğu fikri, ilk kez uluslararası siyasal düzlemde formüle edilmiştir. Metin hukuken bağlayıcı olmasa da, devlet başkanları ve hükümetlerce iç hukuka yansıtılması taahhüt edilmiş; 1934’te yeniden teyit edilerek bir “Çocuk Refahı Şartı” gibi sembolik ve yönlendirici bir işleve kavuşmuştur.

      Etkisi bakımından Cenevre Çocuk Hakları Beyannamesi, çizdiği normatif çerçeveyi genişleten 1959 BM Çocuk Hakları Bildirgesi ve bağlayıcı nitelik kazanan 1989 BM Çocuk Haklarına Dair Sözleşme (ÇHS)’nin doğrudan öncülüdür. Çocuğun destek ve korumada önceliği, sömürüye karşı korunma ve gelişim için asgari şartların sağlanması gibi ilkeler, bu sonraki belgelerde yaşama, gelişme, korunma ve katılım gibi sistematik hak kategorilerine dönüştürülmüştür. Böylece 1924’teki tarihsel kırılım, çocuğu yardımın nesnesi olmaktan çıkarıp hak öznesi olarak tanıyan çağdaş çocuk hukukuna giden yolu açmıştır. Bu bakımdan aşağıda üç başlık altında inceleyecek olursak:

a) Normatif Çerçeve ve Getirdiği Yenilikler
Birinci Dünya Savaşı sonrasında kabul edilen bu bildirge, çocukların yalnızca yardım nesnesi değil, korunması gereken birer hak öznesi olduğunu ortaya koyan ilk uluslararası metindir. Beş temel ilke, çocuğun fiziksel ve ruhsal gelişimi için gerekli imkanların sağlanması, muhtaç olanın öncelikle desteklenmesi, felaket zamanlarında yardımdan ilk yararlananın çocuk olması, üretken bir birey haline getirilmesi ve her türlü sömürüye karşı korunmasıdır. Bu ilkeler, sonradan şekillenecek çocuğun üstün yararı ve özel koruma yükümlülüğü ilkelerinin öncüsü olmuştur.

b) Hukuki Değerlendirme
Bildirge, Milletler Cemiyeti Genel Kurulu tarafından kabul edilmiş olup hukuken bağlayıcı değildir. Ancak, devletlerin iç hukuklarına yön veren “soft law” karakterli bir belge olarak sonraki düzenlemelerin yolunu açmıştır. 1959 BM Çocuk Hakları Bildirgesi ve 1989 BM Çocuk Haklarına Dair Sözleşme (ÇHS) doğrudan bu metinden esinlenmiştir. Ayrıca, ihlallerin önlenmesinde devletin pozitif yükümlülüklerini vurgulayan ilk uluslararası normatif dayanak niteliği taşır.

c) Saha Örneği
1924 Bildirgesi’nin “felaket zamanında yardımdan ilk yararlanacak olan çocuk olmalıdır” ilkesi, özellikle Gazze’de yaşanan insani krizler bakımından dramatik biçimde ihlal edilmektedir. Çatışmalar sırasında binlerce çocuk hayatını kaybetmiş, yaralanan ya da ailesini kaybeden çocuklar refakatsiz veya korumasız kalmıştır. Elektrik, temiz su, sağlık hizmeti ve gıda tedarikine yönelik kısıtlamalar doğrudan çocukların yaşama hakkını ihlal etmekte; okulların hedef alınması nedeniyle eğitim hakkı fiilen ortadan kalkmaktadır. Ayrıca sürekli bombardıman altında büyüyen çocukların büyük bir bölümü travma sonrası stres bozukluğu(PTSD) ve kronik psikolojik rahatsızlıklarla karşı karşıyadır. Bu tablo, 1924 Bildirgesi’nin insani krizlerde çocuğun korunmasına ilişkin öngördüğü ilkelerin hâlâ sahada en çok göz ardı edilen hükümler olduğunu göstermekte; çocukların yaşama, gelişme ve korunma haklarının soyut birer prensip olmaktan çıkıp somut mekanizmalarla güvence altına alınmasının zorunluluğunu ortaya koymaktadır.

II. Viyana Bildirgesi ve Eylem Programı (1993)

     1993 tarihli Viyana Bildirgesi ve Eylem Programı, Birleşmiş Milletler tarafından düzenlenen Dünya İnsan Hakları Konferansı’nda kabul edilmiştir ve çağdaş insan hakları hukukunun dönüm noktalarından biridir. Bildirge, insan haklarının evrenselliği, bölünmezliği, karşılıklı bağımlılığı ve birbirini güçlendirici niteliği ilkelerini teyit etmiştir. Böylece ekonomik, sosyal ve kültürel haklar ile medeni ve siyasi haklar arasında hiyerarşi bulunmadığı vurgulanmıştır. Çocuk hakları bakımından ise, bildirge, Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin(1989) evrensel düzeyde uygulanmasını teşvik etmiş, devletlerin çocukların özel korunmasına dair yükümlülüklerini yeniden teyit etmiştir.

     Hukuki açıdan, Viyana Bildirgesi bağlayıcı bir antlaşma değil, “soft law” niteliğinde bir uluslararası belgedir. Ancak BM Genel Kurulu tarafından kabul edilmiş olması, onun normatif ağırlığını artırmış; devletler üzerinde politika belirleme, ulusal mevzuat uyumu ve kurumsal yapılanma bakımından güçlü bir etki doğurmuştur. Bildirge’nin en önemli sonuçlarından biri, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği (OHCHR)’nin kurulmasını öngörmesidir. Bu kurum, insan hakları ihlallerinin küresel düzeyde izlenmesi ve raporlanmasında temel mekanizma haline gelmiştir.

     Çocuk haklarına özgü olarak Bildirge, çocuğun üstün yararı, kadın ve çocuklara yönelik şiddetin önlenmesi, mülteci ve göçmen çocukların korunması ve çocuk işçiliği ile mücadele alanlarında devletlere pozitif yükümlülükler yükleyen güçlü bir referans metin olmuştur. Ayrıca, silahlı çatışmalarda çocukların korunması, çocuk adalet sisteminin güçlendirilmesi ve çocuk haklarının eğitim yoluyla yaygınlaştırılması gibi konularda, daha sonra hazırlanacak protokollere ve ulusal eylem planlarına yön vermiştir. Bu kapsamda makalemizde benimsediğimiz yöntemle üç aşamalı şekilde ayrıntılı inceleyecek olursak:

a) Normatif Çerçeve ve Getirdiği Yenilikler
Bildirge, çocuk hakları açısından, ÇHS’nin (Çocuk Hakları Sözleşmesi) uygulanmasını güçlendirmiş, çocuğun üstün yararı, çocuk işçiliğiyle mücadele ve mülteci çocukların korunması gibi konuları devletler için öncelikli sorumluluk haline getirmiştir.

b) Hukuki Değerlendirme
Bağlayıcı bir antlaşma olmamakla birlikte, Viyana Bildirgesi “soft law” niteliğiyle devletlere mevzuat uyumu baskısı yapmış ve BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nin kurulmasına öncülük etmiştir. Bu yönüyle çocuk haklarının uluslararası düzeyde izlenebilirliğini artırmıştır.

c) Saha Örneği 
Suriye’deki iç savaş sonrasında milyonlarca çocuk aileleriyle birlikte göç etmek durumunda kalarak eğitim ve sağlık hizmetlerinden mahrum kalmışlardır. Bir kısmı zorla silahlı gruplara katılmış, bir kısmı ise çocuk işçiliği ve erken yaşta evlilik gibi ihlallere maruz kalmıştır. Bu tablo, bildirgede öngörülen “çocuğun üstün yararı” ilkesinin sahada nasıl göz ardı edildiğinin göstergesidir.

III. Çocukların Silahlı Çatışmalara Katılımına İlişkin İhtiyari Protokol - OPAC (2000)

     2000 yılında BM Genel Kurulu tarafından kabul edilen ve 2002’de yürürlüğe giren Çocukların Silahlı Çatışmalara Katılımına İlişkin İhtiyari Protokol (OPAC), 1989 tarihli Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin (ÇHS) ek protokolüdür. Temel amacı, çocukların (18 yaş altı) silahlı çatışmalardan korunmasıdır. ÇHS’nin 38. maddesi, 15 yaş altı çocukların çatışmalara katılmasını yasaklamakla yetinirken, OPAC çıtayı yükseltmiş ve taraf devletlere çocukların askere alınmasında asgari yaş sınırını 18’e çıkarma yükümlülüğü getirmiştir. Bu yönüyle, çocuk haklarının korunmasında önemli bir “normatif ilerleme” olmuştur. Protokol, sadece devletlere değil, devlet dışı silahlı gruplara da atıf yaparak, çocukların hiçbir şekilde silahaltına alınamayacağını belirtmiştir. Ayrıca, savaş mağduru çocukların rehabilitasyonu, psikososyal desteği ve topluma yeniden kazandırılması için taraf devletlere pozitif yükümlülükler yüklemiştir. Böylece, çatışmaya zorlanan çocukların yalnızca mağduriyetinin tespiti değil, aynı zamanda haklarının etkin şekilde onarılması da hedeflenmiştir.

      OPAC, bağlayıcı bir uluslararası sözleşme olup taraf devletlere önleme, koruma ve rehabilitasyon yükümlülükleri getirmektedir. Bu kapsamda, taraf devletler düzenli aralıklarla BM Çocuk Hakları Komitesi’ne rapor sunmakla mükelleftir. Ayrıca, Anayasa m. 90/son uyarınca Türkiye bakımından onaylanmış milletlerarası andlaşma niteliğindedir ve temel hak ve özgürlüklere ilişkin düzenlemeler içerdiğinden aynı hususta iç hukukta düzenlenennormlardan üstündür. (İstisna: İç hukuk daha geniş hak sağlıyorsa, o norm uygulanır.) Böylece, çocukların silahlı çatışmalara katılımının önlenmesi hem ulusal hem de uluslararasıhukuk açısından doğrudan uygulanabilir bir yükümlülük haline gelmiştir. Bu kapsamdaProtokol üç aşamalı şekilde incelendiğinde:

a) Normatif Çerçeve ve Getirdiği Yenilikler
OPAC, 18 yaşından küçüklerin zorunlu askere alınmasını ve doğrudan çatışmalara katılmasınıyasaklamıştır. Devletlere, çocukların silahlı gruplar tarafından kullanılmasını önleme,rehabilitasyon ve topluma yeniden kazandırma yükümlülükleri getirmiştir. Böylece çocuğunüstün yararı ilkesini silahlı çatışma bağlamında somutlaştırmıştır.

b) Hukuki Değerlendirme
Hukuki açıdan OPAC, Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin (ÇHS) ek protokolü olup bağlayıcıbir uluslararası andlaşmadır. Taraf devletlere hem negatif yükümlülük (çocukları çatışmayagöndermeme) hem de pozitif yükümlülük (önleme, koruma ve rehabilitasyon) yükler. Ayrıca,iç hukuka uyum sağlama ve raporlama zorunluluğu getirir.

c) Saha Örneği
Suriye iç savaşında binlerce çocuk, silahlı gruplar tarafından savaşçı, gözcü veya haberci olarakkullanılmıştır. Bu durum, OPAC’ın en temel hükmü olan “çocukların çatışmalara katılımınınyasaklanması” ilkesinin sistematik şekilde ihlal edildiğini ortaya koyar. Aynı zamanda, savaşsonrasında rehabilitasyon ve topluma kazandırma yükümlülüklerinin sahada ne kadar kritikolduğunu göstermektedir.

IV. Palermo Protokolü (2000)

     2000 yılında Birleşmiş Milletler bünyesinde kabul edilen ve 2003 yılında yürürlüğe giren Palermo Protokolü, BM Sınır aşan Örgütlü Suçlarla Mücadele Sözleşmesi’nin ek protokollerinden biridir. Protokolün temel amacı, insan ticaretinin önlenmesi, mağdurların korunması ve faillerin cezalandırılmasıdır. Özellikle kadınlar ve çocuklar, insan ticaretinden en çok etkilenen gruplar olarak vurgulanmış ve protokolde özel koruma hükümleriyle güvence altına alınmıştır. Çocuklar bakımından, “rıza”nın insan ticareti fiilini ortadan kaldırmadığı açıkça hükme bağlanmış yani çocuk ticareti her durumda yasaklanmıştır.

      Hukuki açıdan Palermo Protokolü, taraf devletlere yükümlülükler getirir. Taraf devletler, insan ticaretini suç olarak düzenlemek, mağdurlara psikolojik ve sosyal destek sağlamak, çocukların korunmasına yönelik özel mekanizmalar oluşturmak ve uluslararası işbirliğini güçlendirmek zorundadır. Türkiye, 2000’de imzaladığı protokolü 2003’te onaylamış ve iç hukukta 5237 sayılı TCK’nın 80. maddesi ile insan ticaretini ayrı bir suç tipi olarak düzenlemiştir. Bu da protokolün doğrudan mevzuat uyumuna yol açan örneklerden biridir. Palermo Protokolü, günümüzde insan ticaretiyle mücadelede en önemli uluslararası belgelerden biri kabul edilmektedir. Çocukların özellikle savaş, göç ve yoksulluk koşullarında insan ticaretine maruz kaldığı dikkate alındığında, protokol devletlere yalnızca ceza hukuku değil; aynı zamanda idari, sosyal ve insani yükümlülükler yükleyerek çok boyutlu bir koruma mekanizması öngörmüştür. Bu kapsamda üç aşamalı şekilde Protokolü inceleyecek olursak:

a) Normatif Çerçeve ve Yenilikler
Protokol, insan ticaretini uluslararası alanda ilk kez tanımlamış ve çocuklar için “rıza”nın geçersiz olduğunu açıkça düzenlemiştir. Devletlere önleme, koruma ve kovuşturma yükümlülükleri yükleyerek çocukların yalnızca ceza hukuku değil, sosyal ve insani tedbirlerle de korunmasını öngörmüştür.

b) Hukuki Değerlendirme
Bağlayıcı nitelikteki protokol, BM Sınır aşan Örgütlü Suçlarla Mücadele Sözleşmesi’nin ekidir. Türkiye 2000’de imzalamış, 2003’te onaylamış ve TCK m.80 ile insan ticaretini suç olarak düzenlemiştir. Bu, uluslararası normun iç hukuka doğrudan yansımasına örnektir.

c) Saha Örneği – Afgan Mülteci Çocuklar
Afganistan’da Taliban rejimi yönetimi ele geçirdikten sonra ülkeden dışarıya toplu göç dalgaları başlamıştır. Bu durum birçok çocuğu erken evlilik, göç ettikleri ülkelerde çocuk işçiliği ve organ ticareti riskiyle karşı karşıya bırakmıştır. Palermo Protokolü’nün çocuklar için rızayı geçersiz sayması, bu çocukların görünürde “gönüllü” olsa da aslında sömürü mağduru olduğunu göstermektedir.

V. İnsani Yardım Faaliyetlerinde Çocuk Koruma için Asgari Standartlar - CPMS (2019)

     İlk olarak 2012’de yayımlanan CPMS, uluslararası insani yardım aktörleri tarafından geliştirilen ve çocuk korumaya dair asgari standartları ortaya koyan bir rehberidir. 2019 yılında revizyon geçirerek standartlar güncellenmiştir. Save the Children, UNICEF ve UNHCR gibi kurumların katkısıyla hazırlanmış; insani krizlerde çocuklara yönelik müdahalelerin minimum güvenlik ve koruma eşiğini belirlemiştir. Hukuken bağlayıcı olmamakla birlikte, CPMS pratikte uluslararası teamül standardı haline gelmiş ve insani operasyonlarda sıkça referans alınan bir çerçeve olmuştur

     Standartlar, çocuğun üstün yararı, zarar vermeme ilkesi (do no harm), katılım hakkı ve ayrımcılık yasağı gibi temel prensipleri operasyonel düzeyde somutlaştırır. Çocukların ailelerinden ayrılma riski, cinsel sömürü, çocuk işçiliği, silahlı gruplarca kullanılma, travma ve eğitimden mahrum kalma gibi krizlerdeki başlıca risklere karşı koruma mekanizmaları öngörür. Ayrıca koordinasyon, veri yönetimi, eğitim ve izleme–değerlendirme gibi alanlarda da standartlar getirerek, insani yardımın yalnızca gıda–barınma değil, aynı zamanda çocukların haklarının korunması boyutunu da kapsamasını sağlamıştır. Bu kapsamda bildiriyi üç aşamalı şekilde analiz edecek olursak:


a) Normatif Çerçeve ve Getirdiği Yenilikler
CPMS, çocuk korumayı insani yardımın ayrılmaz parçası haline getirmiştir. Çocuğun üstün yararı ve zarar vermeme ilkelerini operasyonel düzeyde tanımlamış; minimum standartlarla devletler, STK’lar ve BM kurumlarının uyması gereken ortak bir zemin yaratmıştır.

b) Hukuki Değerlendirme
Bağlayıcı bir uluslararası sözleşme değildir; ancak “soft law” niteliğinde olup uluslararası teamül standardı kazanmıştır. Devletler açısından doğrudan hukuki yükümlülük doğurmasa da, ihmal veya ihlallerin ölçülmesinde referans norm olarak kullanılır. Türkiye’de ve dünyada insani yardım örgütlerinin fiili rehberi haline gelmiştir.

c) Saha Örneği – Gazze
Gazze’deki son çatışmalarda çocuklar bombardıman, yerinden edilme ve sağlık hizmetlerine erişim eksikliği nedeniyle en ağır bedeli ödemektedir. CPMS’in öngördüğü “öncelikli yardım” ve “çocuğun zarar görmesini önleme” standartları sahada çoğunlukla ihlal edilmiştir: Hastanelerin hedef alınması, eğitim kurumlarının yıkılması ve temel insani yardımların ulaştırılamaması, çocukların yaşama ve gelişme haklarını doğrudan zedelemiştir. CPMS burada, devletler ve insani aktörler için yalnızca rehber değil, aynı zamanda ihlal tespitinde ölçü norm işlevi görmektedir.

3. NORMATİF ÇERÇEVE

    Çocuk hakları alanında uluslararası düzenlemeler, insani krizlerin yarattığı ağır ihlallerin sonucunda gelişmiştir. 1924 tarihli Cenevre Bildirgesi, çocuğu ilk kez hak öznesi olarak tanımlamış, felaket zamanında öncelikli yardım ve sömürüye karşı koruma ilkeleriyle normatif çerçeveyi çizmiştir. Ardından 1993 tarihli Viyana Bildirgesi, insan haklarının evrenselliği ve bölünmezliği ilkesini teyit ederek çocuk haklarını ana akım insan hakları mimarisine dahil etmiş; mülteci ve yerinden edilmiş çocukların korunmasını öncelikli sorumluluk haline getirmiştir.

    2000 yılında kabul edilen iki önemli belge, bu ilkeleri bağlayıcı hale getirmiştir: Çocukların Silahlı Çatışmalara Katılımına İlişkin İhtiyari Protokol (OPAC), 18 yaşın altındaki çocukların askerî kullanımı ve çatışmalara katılımını yasaklamış; devletlere önleme, koruma ve rehabilitasyon yükümlülükleri yüklemiştir. Aynı yıl kabul edilen Palermo Protokolü ise insan ticaretini uluslararası alanda ilk kez tanımlamış, çocuklarda rızanın hiçbir hukuki değer taşımadığını ortaya koymuş ve devletlere hem ceza hukuku hem de sosyal politikalar yoluyla mücadele sorumluluğu yüklemiştir. Bu süreç 2012 tarihli Çocuk Koruma Asgari Standartları(CPMS) ile operasyonel düzeye taşınmıştır. CPMS, bağlayıcı bir sözleşme olmamakla birlikte,  İnsani yardım faaliyetlerinde çocuk korumayı “asgari güvenlik eşiği” olarak belirlemiş, çocuğun üstün yararı ve zarar vermeme ilkesini sahada uygulanabilir standartlara dönüştürmüştür. Saha örnekleri incelendiğinde ise dünyanın farklı bölgelerinde çocukların yaşam hakkı, eğitim hakkı ve korunma hakkı sistematik biçimde ihlal edilmekte; silahlı gruplarca kullanılma, insan ticareti ve ağır travmalar çocukların geleceğini tehdit etmektedir. Bu tablo, normatif belgelerin yalnızca imzalanmasının yeterli olmadığını; uygulanabilir mekanizmaların, bağımsız izleme sistemlerinin ve çocuk odaklı insani müdahalelerin sürekliliğinin hayati olduğunu ortaya koymaktadır

4. SONUÇ

    Uluslararası antlaşmalar ve protokoller, çocukların savaş ve kriz ortamında korunması için güçlü bir normatif mimari kurmuş olsa da bu mimarinin sahaya yansımasında ciddi bir “uygulama açığı” bulunmaktadır. Bağlayıcı protokoller imzalanmasına rağmen, çoğu devlet yükümlülüklerini yerine getirmekte yetersiz kalmakta; önleyici mekanizmalar işletilememekte, rehabilitasyon programları yetersiz kalmakta ve bağımsız denetim işlevsizleşmektedir. Bu noktada, insan haklarının evrenselliği ve çocuğun üstün yararı ilkesi, sahadaki ağır ihlallere karşı çoğu zaman yalnızca kâğıt üzerinde kalmaktadır. Gazze’de binlerce çocuğun bombardıman altında hayatını kaybetmesi, Lübnan iç savaşında çocukların silahlı gruplarca zorla çatışmalara katılması ya da Suriye iç savaşından Türkiye dahil dünyanın çeşitli ülkelerine sığınan milyonlarca göçmen çocuğun eğitimden ve sağlıktan mahrum kalması; uluslararası belgelerin sahadaki etkinliğinin sorgulanmasına yol açmaktadır. OPAC’ın çatışmalarda çocukların kullanılmasını yasaklamasına rağmen bu ihlallerin sistematik biçimde sürmesi, Palermo Protokolü’nün insan ticaretini tanımlamasına rağmen çocukların kayıt dışı işlerde ve erken yaşta evliliklerde istismar edilmesi; CPMS’in asgari standartlarına rağmen Gazze’de temel gıda, sağlık ve eğitim altyapısının çöktüğü koşullarda çocukların temel haklardan mahrum bırakılması, normatif düzeyle pratik arasındaki mesafeyi gözler önüne sermektedir. Bu tablo, çocuk hakları literatüründe de sıkça vurgulanan “implementation gap” kavramını doğrular niteliktedir. Yani sorun; normatif çerçevenin eksikliğinde değil, bu çerçevenin uygulanmasında ve denetlenmesindedir. Kitabi bilgiler ışığında, bu boşluğu kapatmanın yolu; devletlerin yalnızca imza ve onayla yetinmeyip iç hukuk uyumunu tamamlaması, idari kapasiteyi güçlendirmesi, bağımsız izleme mekanizmalarını işletmesi ve uluslararası işbirliğini etkin kılmasıdır. Aksi takdirde, insani krizlerde çocukların yaşama, gelişme ve korunma hakları, her yeni çatışmada yeniden ihlal edilen soyut idealler olmaktan öteye geçemeyecektir.

    Türkiye bakımından ise, Anayasa m.90/son hükmü gereği temel haklara ilişkin uluslararası andlaşmaların kanunların üstünde olması çocuk hakları alanında ciddi bir fırsat yaratmaktadır ancak bu fırsatın gerçek anlamda kullanılabilmesi için uluslararası protokollerin yalnızca imzalanması değil, iç hukuka etkin biçimde yansıtılması, uygulamada kapasite ve kaynak sorunlarının aşılması ve bağımsız izleme mekanizmalarının işler hale gelmesi gerekir. Böylece Türkiye, hem kendi vatandaş çocuklarını hem de sınırları içindeki mülteci ve göçmen çocukları uluslararası standartlarla uyumlu şekilde koruyabilecektir.

     Son tahlilde, insani krizlerde çocukların korunması yalnızca devletlerin değil, tüm uluslararası toplumun ortak sorumluluğu olup, her aşamada “çocuğun üstün yararı” ilkesi rehber alınmadıkça bu alandaki normatif kazanımlar gerçek bir anlam taşımayacaktır.

KAYNAKÇA

1) Gözler, Kemal. “İnsan Hakları Normlarının Anayasaüstülüğü Sorunu”, 2000, s.25–46. Erişim:www.anayasa.gen.tr/insan.htm(erişim: 01.05.2004).Humanium. “Declaration of the Rights of the Child (1924) — Text.” Erişim:https://www.humanium.org/en/text-2/

2) OHCHR (Office of the High Commissioner for Human Rights). “Vienna Declaration andProgramme of Action.” Resmî sayfa: https://www.ohchr.org/en/instrumentsmechanisms/instruments/vienna-declaration-and-programme-action

3) OHCHR. “Optional Protocol to the Convention on the Rights of the Child on the involvementof children in armed conflict (OPAC).” (Resmî metin sayfası.)

4) OHCHR. “Protocol to Prevent, Suppress and Punish Trafficking in Persons, Especially Womenand Children (Palermo Protokolü).” (Resmî metin sayfası.)

5) The Alliance for Child Protection in Humanitarian Action. Minimum Standards for ChildProtection in Humanitarian Action (CPMS).(Resmî metin sayfası.)

6) Türkiye Cumhuriyeti. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu, m.80/2.

7) UNICEF. “Suriye’de Çocukların Durumu.” (Şubat 2020 raporu.)

8) UNICEF. “State of Palestine — Escalation Humanitarian Situation Report



                                                                                                                                                                                                                                    Av. İsmail ÖZDEMİR

Av. İsmail ÖZDEMİR

Avukat İsmail ÖZDEMİR Ankara Barosuna kayıtlı 47280 sicil numarasıyla Ankara'da avukatlık faaliyeti göstermektedir.

https://ismailozdemir.av.tr

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir